Bir aile hikayesi: “Daha İyi Günlerimiz Olmuştu”

Bir aile hikayesi: “Daha İyi Günlerimiz Olmuştu”
Bir aile hikayesi: “Daha İyi Günlerimiz Olmuştu”

 

“Öyle acı tatlı duygularımız var ki bunlardan çok kere sanki hep yaşlı doğuyor, hiçbir geçmişleri yokmuş gibi bahsediyoruz. Çünkü neşeli heyecanlarımızdan birçoğuna bilhassa karışmış olan çocukça duyguların çoğunu bilmiyoruz. Halbuki bugünkü zevklerimizi yakından yoklarsak kim bilir kaç tanesinin eski geçmiş zevklerin birer hatırası olduklarını göreceğiz. Bunların arasından geçmiştekilere hatıralarını çıkarırsak doğrudan doğruya yeni olarak duyulanları kim bilir ne kadar az kalacaktır.”

Bu cümleler Fransız filozof (1859-1941) Henri Bergson’un (Ayrıntı Yayınları / Yaşar Avunç çevirisi) “Gülme / Komiğin Anlamı Üzerine Deneme” adlı kitabından… Son bir yıldır, gülmek hatta tebessüm etmek o kadar zor bir hal aldı ki; gülmek için artık çok ciddi bahanelere ihtiyaç duyduğumuz aşikâr. Mesela, gündelik hayatınızda sizi güldüren nelerdir? Ya da güldüğünüzdeki komik olan nedir? Komiği yahut gülmeyi belirleyen nedir? Düşünürsek evet, komik olan şey doğada değil, insanda var ve Bergson’un bu kitabında da ‘özel olarak cevabı aranan soru, toplumda uyumsuzluğun neden gülmeye yol açtığı’ üzerine… Kitaba bilahare bakarsınız ama peki, gülmenin arkeolojisinde neler var derseniz de durumun özeti şöyle: İnsan gülüşünün evrimsel kökenleri 10 ile 16 milyon yıl kadar geçmişe gidiyor.

Kahkaha attığımızda 100 ila 400 arasında kas kullanıyoruz ve çocukken günde yaklaşık 300 defa gülüyoruz, zaman geçtikçe de bu rakam azalıyor. Ortaçağda sindirime iyi geldiği düşünülen gülmenin, bir sonraki yüzyılda da pek çok filozofun, doktorun onayıyla negatif enerjiyi vücuttan boşalttığı söyleniyor. (Es notu: O vakit, şimdi, şuraya negatiflerden pozitifler dünyasına selam olur diye -kahkaha olmasa da belki- temizinden bir tebessüm sarkıtabiliriz gibi!) Ezcümle, bugünlerde kendinize bir buket gülmelerden seçmeler hediye edebilirsiniz niyetine, gülmenize neden / sebep yahut bahane siz karar verin, bir güzergâh paslıyorum.

6040e730bf214420a40070ae

Oyun Atölyesi’nin, pandemi öncesinde seyircisine merhaba diyen hikayesi “Daha İyi Günlerimiz Olmuştu” artık çevrimiçi olarak sahnede. Macar oyuncu, yazar ve yönetmen (1972) Szabolcs Hajdu’nun yazdığı, Aslı Sarıoğlu Nagy’nin Türkçeye çevirdiği, Muharrem Özcan’ın yönettiği oyunun sahne tasarımı Gamze Kuş’a, müzikleri Tolga Çebi’ye, ışık tasarımı ise Kemal Yiğitcan’a emanet. Bu arada yazar Hajdu’nun “It’s Not the Time of My Life” ismiyle yazıp yönettiği 2016 yapım sinema filminin tiyatroya uyarlaması karşımızdaki.

Ve bu ayarında uyarlamayı, şahsına münhasır oyunculuklarıyla algıda ferah tespitler bıraktıran Tuna Kırlı, İpek Türktan Kaynak, Pınar Çağlar Gençtürk ve Tolga İskit öyle tadında ve keyifli işliyor ki; bu muazzam işçiliklerinin gölgesinde kalmayan iki genç oyuncu Sena Başdoğan ve Berke Karabıyık da başarılı performanslarıyla dikkat çekiyor.

Bir aile hikayesine tanık olduğumuz oyunun ekibiyle bir röportaj gerçekleştirdik ama öncesinde küçük bir not: Ekiple bu röportajı, bundan tam bir yıl önce, daha pandemiden haberimiz yokken, 20. yılını kutlayan Oyun Atölyesi’nin kulisinde yapmıştık ve akabinde de yasaklar baş göstermişti. O zamanlar, aklımızın ucuna gelmeyen çevrimiçi tiyatro, bu son zamanlarda pek çok insanın oksijen sahası oldu. Demem o ki, gülmeye bahane aramanıza gerek yok; bırakın, sanat ve onu yaratanlar bunu sizin adınıza yapsın veyahut en azından izin verin eşlik etsin!

“Sıradanlığın güzelliğinin farkına varmak”

Özdeşlik kurduğum bir hikayeydi ve oyun sonrası aklımda beliren, İngiliz yazar ve toplum eleştirmeni Charles Dickens’in şu cümlesiydi: “Aile hayatının güzelliği gibi hiçbir şey yoktur, bir memleketin yükselmesi; ev ve aile muhabbetine bağlıdır.” Bu cümleden yola çıkarsak sizdeki aile kavramı ve tanımı nedir?

Pınar Çağlar Gençtürk: Aslında hepimiz metni okuduğumuzda bir şekilde özdeşlik kurduk. Çünkü abla, kardeş ya da çocuklar veya evlilik tüm bu ilişki biçimleri hayatımıza uzak olmayan durumlar, kavramlar. O yüzden de ilgimizi çekti. Normalde durağan, sakin ilerleyen bir hikaye bu. Fakat biz bu hikayeyi evrilterek ilerledik. Çünkü hepimiz kendi donelerimizde de böylesi bir yerden yaşadık abla, kardeş ya da baba, kız, karı – koca ilişkisini.

İpek Türktan Kaynak: Ben, metnin tam da Dickens’in söyledi bu cümleyi söylemediğini düşünüyorum. Aksini savunduğunu; ‘aile’ kavramına atfedilen değerin değil de, asıl bu ‘sıradanlığa’ hatta biraz da ‘dandikliğe’ övgü gibi geliyor bana. Sanki, ‘elimizde bu var ve bunu sev’ dediği bir yerden. ‘Aile kutsaldır, aile hayat kurtarır, aile medeniyettir…’ gibi tanımlara yaslayarak değil de tersine. İki insan bir araya geliyor ve çocuk oluyor ve sonra aile oluşuyor. Ve bakınca doğaya, bunu bu şekilde yapan sadece insan değil ya da insana özel verilmiş bir durum değil. Son derece sıradan, olması gereken bir durumdan bahsediyoruz. Aslında, sıradanlığın güzelliğinin farkına varmak belki de mevzu. En sonunda da bizim oyunda (baba rolündeki) Farkas’ın dediği gibi ‘Sığıyoruz ya…’

Tuna Kırlı: Bence, Dickens ya da Tolstoy gibi düşünürlerin söylediği bu cümleler romantik. Çünkü bu oyun realist. Meseleye de buradan bakarsak fotoğrafı tam görebiliriz gibi. Aile kavramının oturmasını doğada insanın ağaçtan inmesine bağlıyor birçok biliminsanı ve son süreçte bugüne kadar geliniyor. Onun için de bugün aile kavramında çok büyük problemler var. Oyunu seyircinin yakın bulması ise kendi hikayesi üzerinden özdeşlik kurmasıyla ilgili. Metni ilk okuduğumda bana ilginç gelense, başka bir ülkenin, coğrafyanın insanın da bizim coğrafyadaki gibi aynı mevzuları dert edinmesi ve birebir yaşaması oldu. Düşünün ki, bu metin, İngiltere’de gösteriliyor ve Avrupa’da ödül alıyor.

Neden; çünkü herkes aynı hikayeyi, belki farklı duygular ve mekanlar üzerinden yaşıyor ama orada ki his aynı. Bence, metnin gücü yazarın -yazarken tahmin edemediği bir şey olduğunu düşünüyorum- kendinden yola çıkarak yazmış olması. Film olarak yazdığı bu hikayenin oyunculuğunu da karısı ve kendisi yapıyor, o derece sahici. İşin sonunda da bizlere külliyatlı bir şey gelmiş oluyor. Fakat siz aile kavramıyla ilgili araştırma olarak ne kadar geçmişe giderseniz gidin, bütün basamakları basılmış, işlenmiş bir şeyden bahsediyorsunuz, öyle olunca da izleyen kişi, ‘Ben bunu biliyorum’ diyor. Bence, seyircinin güldüğü yer de tam oralar ‘ben bunu biliyorum’. Yoksa bizim yaptığımız bir komedi yok ortada.

Seyircinin, “Ben bunu biliyordum” deyip, güldüğü yerden ortaya nasıl bir fotoğraf çıkıyor?

Pınar Çağlar Gençtürk: Hatta güldüğü yerden dayanamayıp, tepki de veriyor. Cümleleri tamamlayana da rastlıyoruz. Mesela, bir replikte; ‘Biz ikimiz, karı- koca olarak çok iyiyiz” dediğimiz yerden seyirciden cevap geliyor; “Çocuk olunca tabii…” diye, çünkü o da biliyor ve yaşıyor o cümlenin gerçekliğini.

Sena Başdoğan: Bizden farklı kültür ve yaşamda birilerinin de bu konulardan muzdarip olması ve dolayısıyla bize tanıdık gelmesi benim için güzel yanlarıydı hikayenin. En sevdiğim nokta ise, bunu dramatize etmeden anlatmasıydı. Kimi için sıradan, kimi için eğlenceli, kimi içinse tanıdık dediği yerden hikayeye yakınlaşması yazarın başarısı bence.

Durağanlıktan kendimize göre evrildi derken, yorumlamayı mı, sahnelemeyi mi kastediyorsunuz?

Tuna Kırlı: Akdenizlilikten bahsediyoruz aslında. Bu bir Macaristan hikayesi… Örneğin, biz “Testosteron” oynamıştık Polonyalı yazar Andrzej Saramonowicz’in. Onların da yaptıkları sakin bir oyundu ama seyirci gülüyordu. Demek istediğim, bize uyarlamak gibi değil de oynama biçiminden bahsediyoruz. Onlar, coğrafya olarak daha pesimistler ama biz Akdenizliyiz ve bizde karşılığı bu hikayenin bu şekilde çıkıyor. Tekste hiçbir değişiklik yapmadık yoksa.

6040e730bf214420a40070ac

“Bir evin içerisine sığıyoruz işte”

Oyunun sonunda, aileyi bir masalla çözümlemeye götüren evin genç kızı Laura hakkında ne söylemek istersiniz; dünün gençleri olan anne, babalar, bugünün gençlerini anlayamıyor mu?

Sena Başdoğan: Canlandırdığım Laura karakterini sevme sebebim; anlatmak istediğini en gerçek olarak yaşayan ve ‘kendisi’ gibi olmaya çalışan biri. Ergenlerin aile içinde sivri kaldıkları yer bir şekilde kendilerini ifade edemeyişleri bence. Anne-babaların çocuklarının dikkat çekmek için yaptığını düşündüğü şey, aslında dikkat çekmek için değil, sadece kendinize bakın deme şekli. Ebeveynlerin hep bir beklentisi var çocuklarından, güzel piyano çalsın, dersleri iyi olsun gibi… Ama bunları yapmak istemiyor ve bakınca da çok normal bir istek. Keşke onlar da öyle yapmasalar, belki o zaman karşılıklı birbirlerini anlamaya başlayacaklar. Bu oynadığım karakterle de aslında kardeşimle bir empati kurdum diyebilirim; herhangi bir şeyi neden yapmak istemediğini anladım mesela.

Oyunda tüm karakterler, kendi biricikliği ve kutsallığı üzerinden bir ilişki kurmaya çalışıyor. İnsan denen canlının iletişim kurma biçimi böyle olabilir mi; yani insan nerede varoluş gösteriyorsa, oraya bir anlam katma çabası içindedir, diyebilir miyiz?

İpek Türktan Kaynak: Kesinlikle bir ilişki ya da iletişim kurma biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Bence, bunu sadece çevremizdeki insanlarla değil, bireysel olarak da yapıyoruz, yani ‘değer’ veya ‘kıymetli’ dediğimiz ne varsa, oraya ‘bir şey’ atfetmek; başında özne olarak da “değerliyim ben” demek ya da düşünmek gibi. Bu oyunun ‘aile kutsaldır’ diye bir şeyin altını çizdiğini düşünmüyorum. Bu yüzden de çok tanıdık geliyor bu metin. Okuduğum anda kendime özdeş kurduğum, tanıdık geldi dediğim karakterler oldu oyunda. Çünkü üç aşağı beş yukarı hepimiz aynı şeyleri yaşıyoruz, düşünüyoruz, hissediyoruz. Bizler de metine buralardan ısındık ve oynamak istedik.

Pınar Çağlar Gençtürk: Tüm ‘değerliyim ve kutsal’ tanımları, bir yanıyla da öğretilmiş kavramlar aslında… Tam da bu yüzden iyi aile yoktur çünkü…

Sena Başdoğan: Oyunda iki aile de çocuklarının iyiliği için bir şey yaptıklarını düşünüyorlar, aslında yapıyorlar da. Ama orada ‘olmak isteyen’ ya da ‘olmak istemeyen’ bir birey var ve fakat onu duyan birileri yok. Oyunun sonunda, o masalla çok güzel bir çözülme hali oluyor. ‘Birlikte hareket edelim’ noktasına gelme isteği… Ergenlerin en büyük problemi anlaşılmaya çalışmak! Bir de fark ettikleri nokta şu oluyor, artık kendi kararımı kendim verebiliyorum hissiyatı…  Küçük kardeşimden duyduğum, ‘Sen istediğin saat dışarı çıkabiliyorsun ama benim ne zaman uyuyacağıma bile annem karar veriyor.’ Bir vakit, belli bir yaşa geliyorsunuz, sonrasında bu kararları ‘ben de verebilirim’ diyorsunuz ve işte o zaman ebeveynlerle çatışma başlıyor. Tabii burada da aile kavramında biçilmiş roller var, ben annenim, babanım, senin için iyisini bilirim sözleri…

Bu coğrafyada, ailenin ‘hastalıklı’ bir kavram ve hatta ‘ruh kanseri eden bir yapı’ya tekabül ettiğini düşünen biri olarak metnin alt çatısında yansıttığı kadrajı çok sevdim; en çok da düz bir yerden sesleniyor oluşunu. Fakat birbirine geçen, uyumlu oyunculuklarınızla bu düz metni daha da seyirciye yakınlaştırdığınız kesin. Siz ne düşünüyorsunuz?

Pınar Çağlar Gençtürk: Metinden etkilenme ya da sevmenin tek bir nedeni var; çünkü gerçek. Ve evet, her hikaye kendine özel belki ama her yerde, her insanda birebir olmasa da aynı duygu ve gerçekliklerde yaşanıyor.

Tolga İskit: Böylesi metinler oynaması çok zor oyunlar. Çünkü bu kadar ‘gündelik’ ve ‘sürekli’ içinde bulunduğumuz şeyi oynamaya çalışmak zor bir yanıyla. Orada bir ayar var. Metnin size dayattığı çok gerçek bir şey var ama bir yandan da kişisel olarak tiyatronun ilk amacı ‘eğlendirmek’ bu kadar gerçek ve düz şeylerle eğlendirmek de çok zor. Bu sebeple de oyunun biçimini iyi kurmak zorundasınız. Bu noktada da sanırım önemli olan oyuncular arasındaki uyum, o havayı aynı anda koklamak, koklyabilmek…

Ben bu eğlenmek halinin de bazen aşırı eblehlik hemhalliklere sürüklediğini, sürüklendiğini düşünüyorum. Yorumunuz ne olur?

Tolga İskit: İçi boşaltılmış bir eğlenme halinden bahsetmiyorum. Sonuçta, bir Samuel Beckett seyrettiğinizde de eğlenirsiniz. Yani ‘entelektüel’ düzeyde de eğlenirsiniz. Biraz öyle bir yerden bahsediyorum. Bu oyunu okuduktan sonra sahne üzerine çıkınca, benim için böyle bir yerden bir zorluğu oldu diyebilirim. Hem o trajik olanı kaçırmayıp hem de İpek’in söylediği gibi ‘bu kadar daha fazlası değil’, bu ‘dandiklik’ içerisinde de oyunun sonunda Tuna’nın canlandırdığı karakter Farkas’ın repliği; ‘Sığıyoruz işte’… Ve gerçekten de bir evin içerisine sığıyoruz işte. Ayrıca bunun içerisinde izlenebilir ve sürükleyici bir şey yaratmanın da çok zor olduğunu düşünüyorum ama bizim bunu biraz da yarattığımıza inanıyorum!

6040e730bf214420a40070aa

 “Ne kadar devinirsen devin aynı yere gideceksin”

İlk tiyatro oyununda aile mevzusu üzerine bir hikaye ile sahnede olmak bir yanıyla yüklü de bir şey; karakterin için ne söylemek istersin? Epey yorucu bir roldü, en azından bir seyirci olarak seni izlerken ben yoruldum…

Berke Karabıyık: Benim ilk tiyatro oyunum. Metni ilk ele aldığımda, biraz zor olacağını düşündüm. Çünkü gerçekte Bruno karakterine pek benzemiyorum. Provalar başladıktan sonra da zorlandığım oldu ama sonra oyun ilerledikçe ve karakteri tanıdıkça kolayladığımı söyleyebilirim. Prömiyer gecesinde oyunun bitiminde alkışlar zaten bizim ve benim motivasyonumuz oldu. O alkışları duyunca zaten içimden hep oynayasım geliyor.

Metinde bir iki yerde, Romanlar ve Çingene mevzusu üzerine ötekileşme vardı. Yazarın yaşadığı coğrafyayı göz önünde bulundurursak bu bir tersten okuma, gösterme veyahut yansıtma hali midir, yoksa farkında olmadan bir ötekileştirme söz konusu mu? Ki ödül de alan bir hikayeden bahsediyoruz, öylesine olduğunu düşünmüyorum ayrıca…

Tuna Kırlı: Bu mesaj kaygılı ya da politik bir metin değil ama ‘aşağılama’ varsa da yazdığı karakteri aşağıladığını düşünüyorum. Realist bir metin olduğu için karakter olduğu gibi sahnede. Ve o karakter ‘bilgeliğiyle’ Çingeneler’i aşağılıyor. Yönetmen, yazar olan bir karakter Farkas ve kafasına göre üst mertebe gördüğü yerden bakıyor. Ben ötekileştirme ya da başka bir sebeple küçültme değil de kendi kendini eleştirdiğini düşünüyorum. Oradaki karakterin kafasının nasıl olduğunu anlıyor ve anlatıyor. Ki bence, bir mesaj olsaydı da sadece Farkas’ın ağzından değil, diğer karakterlere de bunu destekletirdi yazar.

Oyundan size kalan bir an, durum ya da fon olmuşsa, ortaya ne çıkar tek cümle ile?

Pınar Çağlar Gençtürk: Oyun çalışırken de en başından beri söylediğim, ‘iyi aile yoktur’ deyip, duruyorum. Şöyle ki; bu oyuna başlarken Nihan Kaya’nın “İyi Aile Yoktur” kitabını almıştım, denk geldi diyelim. Hem o kitabı hem de bu metni okuyarak, bilerek bu süreci yaşadım. Direkt kafamdaki başlık da budur ‘iyi aile yoktur’.

Tolga İskit: Benim için metinde en çarpıcı cümle, fonumda olan; ‘sığıyoruz işte’…

İpek Türktan Kaynak: Benim de ‘sığıyoruz işte’ cümlesi diyebilirim. Çünkü o cümledeki ‘işte’nin içine o kadar çok şey bastırıyoruz ki, o anda yok saydıklarımız, var etmeye çalıştıklarımız gibi…

Tolga İskit: Ve aslında düzeltemeyeceğin de bir gerçek var gibi…

Tuna Kırlı: Çünkü sistem tam da budur…

Bu düzeltemeyeceklerimizin var olduğunu bilince veya anlayınca ne oluyoruz?

İpek Türktan Kaynak: O devreden sonra ‘kabul etmek’ gerekiyor işte. Kabulden kastım, sonunda yerinde aşınmamak ve debelenmemek adına bir direnç göstermemek gerekiyor.

Tolga İskit: Yaşıyoruz ve bunun bir çaresi yok.

Akışa bırakmak mı ya da ‘kader’ dedikleri, yaşadığımız coğrafyada ‘kadarımız/ olurumuz’a çıkıyor ya o minvalde mi? Tam da oyundaki karakterlerin akışa bıraktığı an gibi mi mesela?

Tuna Kırlı: Kadercilik rahat bir yer bence… Su akar yolunu bulur. Sonuçta, ne kadar devinirsen devin aynı yere gideceksin nasılsa.

Kadercilik değil aslında oyunda tüm karakterler bir şekilde bildiği ya da bildiğini sandığı bir yerden, kendince devam ediyor ama bir noktada rota tıkanmaya da çıkıyor gibi…

İpek Türktan Kaynak: Bence de bu eylemsizlik değil. Evet, Farkas bir şekilde eylemsiz kalmıyor ‘sığıyoruz işte’ derken, kalmayı, durmayı tercih ediyor ki o da bir eylem aslında.

Tuna Kırlı: Muhtemelen de yarın sabah olduğunda, Farkas ve karısı Eszter başka bir tartışmayla devam edecekler sonraki günlerine. Süregelen, kısırdöngü gibi…

Pınar Çağlar Gençtürk: Zaten oyunda da biz ‘bir günlerine’ şahit oluyoruz ve evet, o günden önce de yaşadıkları gibi sonraki gün de benzeri tartışmaları yaşamaya devam edecekler.

İpek Türktan Kaynak: Belki de bunun bir çözümü yok. Derine bakınca evin duvarında asılı fotoğraftaki baba, aslında olmayan, hiç gelmeyen bir baba. O babanın da bir babası, annesi vardı ki onlar, ona nasıl davrandı, neler yaşadı. Buradan düşününce bu bulaşarak devam eden bir dönüşüm…

Pınar Çağlar Gençtürk: Oyunda en sevdiğim cümle, ‘Ben her şeyin suçunun babam olduğunu zannediyordum ama annemmiş.’ Bu bile bir sürü şeyi anlatıyor bence.

6040e730bf214420a40070a8

“Yapmak ile olmak arasında savrulup duruyoruz”

O zaman, tam da burada sözü, Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği Üyesi, Avukat Clarence S. Darrow’a bırakma vakti: “Hayatımızın ilk yarısı ana, babalar, ikincisi de çocuklar tarafından mahvediliyor.” Bunlarla birlikte ya da bunlardan bağımsız olarak bireyin kendini tamam edememesi de öncelikli bir sıkıntı değil mi?

Pınar Çağlar Gençtürk: Bence anne babalar…

Tolga İskit: Sorun şu ki, günümüzde çok hızlı akan bir hayat var. Bu benim kişisel olarak da dert edindiğim bir şey. Mesela, kızım Defne ile okula giderken, o bir ağaca bakakalıyor ve her gün giderken aynı ağaca bakakalıyor. Ama ben gitmek, akışta bir şeylere yetişmek zorundayım. Dolayısıyla suç ne Defne de ne ben de. Çünkü hayatın ritmi ve akışı hızlı… Tüm bunları bilerek de bilinçli ürüyoruz tabii ama bunu herkesin bilmesi lazım ki bu sabır işi ve bu da karşılaşınca, yaşayınca anlayacağınız bir şey. “Ben sabırlıyımdır, hallederim”ciler; off, büyük kayıplar diyim! Böyle bir şey yok, çünkü bu gerçekten de başka bir hayat biçimi istiyor.

Tuna Kırlı: 12 yıl önce, Ekvator’da bir kabile buluyorlar ve sadece gözlemliyorlar. Bir yazar da bu gözlem üzerine bir yazı kaleme alıyor, diyor ki; “Şu andaki sistem, daha az çalışıp, daha çok yemek yiyip, daha sağlıklı bir yerde yaşayabilmemiz için, bizi günde sekiz saat, haftada altı gün çalışmaya itiyor. Fakat bir yıl boyunca kabileyi gözlemleyince gördüğüm, erkekler haftada dokuz saat, kadınlar on saat çalışıyorlar. Geri kalan zamanlarda da sadece oyun oynayıp, yatıyorlar…”  

Bakarsanız öyle aslında; bir tane geyik vuracaksınız ve bir hafta boyunca, bütün kabile onu yiyecek. Fakat, şimdi biz bu sistemin içinde sadece kendimize değil, aynı zamanda Bill Gates’e de para kazandırmamız gerekiyor ya! Hepimiz sistem içinde birden fazla iş yaparak yaşamak zorunda kalıyoruz ya, çünkü bir çocuğunuz var ve onun bir hayatı var ve o hayatın içinde siz de varsınız. O varlığınızla birlikte sizden istekleri de var. Mesela, Berke şanslı, ablaları var, benim ise tek çocuğum var ve oyun arkadaşları olarak bizi görüyor. O sebeple çocuk isteyen ailelere düşünüyorlarsa, tek çocuk değil, arkadaşları olması sebebiyle iki çocuk düşünmelerini tavsiye edebilirim. Fakat günümüz dünya ekonomisinde çocuk çok ciddi gider bir yandan da. Onun için de her babayiğidin harcı değil!

Oyundaki karakterinizle bir vakit, tesadüf bu ya karşılaşsanız ve muhabbete düşseniz, ona ne söylemek isterdiniz?

Tolga İskit: “Oğlum sakin ol, sen iyi bir insansın, bundan hiç şüphen olmasın” derdim.

Pınar Çağlar Gençtürk: “Bir sus ve bir dinle” derdim. Çünkü sürekli konuşuyor, dinlemiyor. Çünkü hep onun derdi var ve bunlar hep büyük dertler.

İpek Türktan Kaynak: “Kendi ayakların üzerinde durman lazım, babanı unutman lazım” derdim. Maddi anlamda babasına bel bağlaması çok sinirimi bozuyor benim!

Berke Karabıyık: Bu kadar agresif olmamasını söylerdim. Ama beni dinler miydi bilmiyorum, çünkü biraz hiperaktif biri ve olgun düşünemiyor. Mesela, babaya oyuncak atmak nedir ya!

Sena Başdoğan: “Olduğu gibi devam etmesini ve biraz ailesini idare etmesini” söylerdim. Çünkü ailesi kötü değil, sadece başka mevzularla meşgul olduklarından çocuklarını anlamıyorlar.

Tuna Kırlı: “Rahat ol, ne yapıyorsan kendine yapıyorsun” derdim.

Hannah Arendt, “… (Sanat), insanın ebedi olarak eski ile yeni, geçmiş ile gelecek arasında ara dünyada askıda kalan tarihsel konumundan çıkma beceriksizliğini, insanın şimdide oluşunun özgün ölçüsünü alabileceği ve her defasında eyleminin anlamını geri kazanabileceği alana dönüştürür” der ve ekler: “Her şeyin sonuna bakmak daha bilgece bir davranıştır. Çünkü insanın hayatı bir hikayedir ve hikayenin sonucunu ancak tamamlandıktan sonra söyleyebilirsin…” Dostoyevski günlüklerinin bir yerinde, Sibirya’daki onlarca katil, tecavüzcü ve soyguncudan bir tanesinin bile hata yaptığını kabul ettiğini görmediğini söyler. Sizce bu pandemi sürecinden sonra dünyayı ve bizleri neler bekliyor, öngörünüz nedir?

İpek Türktan Kaynak: Aslında çok büyük bir değişiklik olacağını öngöremiyorum. 2022 baharına kadar sürer sanırım tamamen çekildiğimiz, inlerimizden çıkmamız, herkesin kalabalığa karışması. En fazla 1-2 ay serbestçe dolaşmanın değeri bilinir, ardından eski alışkanlıklar gelir. Tabii yeni bir virüs ya da bakteri ile karşılaşmazsak. Eğer karşılaşırsak ona karşı da hazırlıklı olmuş oluruz. Asıl bu süreç uzarsa insana ait kendi çağımızda, pek görmediğimiz davranış bozukluklarıyla karşılaşabileceğimizden korkuyorum açıkçası! Dostoyevski’nin dediği gibi hikaye tam tamamlanmadığından şimdilik varsayım ve korkularımla yetinebiliyorum.

“Tiyatroda kara tahta her an silinir ve üzerine yenisi yazılır. Tiyatro, sürekli devrim demektir” diyen Peter Brook ve bilim çağının kazandırdıklarını iyiye yontan yeni bir tiyatronun yaratılmasını salık veren Bertolt Brecht ise, “Hazır bulduğumuz tiyatro, toplumun (sahneden betimlenen) yapısını (izleyici salonundaki) toplum tarafından etkilenemez diye sergileyen bir tiyatro”dur der. Bu iki üstadın tanımlarının yamacına, pandemin etkisinden sonraki zamanlarda sizce, tiyatroda, sanatta ve onu yaratanlarda, takipçilerinde nasıl bir devinim, dönüşüm ortaya çıkar? Mesela, insanın ve sanatın hikayesindeki öznesinin yansımasının kadrajı nasıl olur?

Tolga İskit: Özne kelimesinin altı her evrensel felakette sarsılmıştır. Hem insanın kendisinin hem de toplumun özne’den medet umması modern zamanlardan edindiğimiz bir alışkanlık. Hele bizim gibi hem Doğu hem Batı ile aynı anda yoğrulmuş toplumlar için durum biraz daha karışık. “Yapmak” ile “olmak” arasında savrulup duruyoruz. Pandemi bu noktada yapıp etmelere kuşkuyla baktığımız olanı kabul edip, olmaya olanak veren bir süreç. Hikaye kendine dönerse ancak bir hikayeden bahsedebiliriz. Sonuçta “İlim noktadır, cahiller onu çoğaltmıştır.”

İpek Türktan Kaynak: Tiyatrodan yana hiçbir korkum yok, ona hiçbir şey olmaz. Formun daha kompakt olacağı, tiyatro oyunu sürelerinin de kısalacağını düşünüyorum. Seyirci, izlekte daha çok paket internet programlarına ya da kısa süreli yabancı dizilere giderek daha çok alıştı bu bir yıllık dönemde. “Dijital Tiyatro” formuna kesinlikle alışamadım ya da formun adı değişmeli, içinden tiyatro terimi çıkarılmalı galiba. Aslında kalsın varsın adı Dijital Tiyatro olsun. Biz de tiyatro saat 20.30’da başlar, 22.00 gibi biter. Geç kalan seyirci oyuna alınmaz. Salondaki seyirci de o saatler arasında bir daha asla kendisinin yahut bir başkasının göremeyeceği bir performansa tanık olur. Bu hissin özlenmemesine imkan yok, gerek oyuncu gerek seyirci açısından. Salgın ve korkusu tamamen bittiğinde tiyatro bir çeşit yeni baharını yaşayacak.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*